İnsanın en sevdiği varlığı evladı olmalı. Ona diken batsa kendisine hançer saplandı gibi acı hisseder. Kendi hayat görüşü ışığında yavrusuna gelecek çizmek ister. Hep “acaba istediğim gibi biri olacak mı?” Kaygısıyla yüreği devamlı kıskaçlanmış bir vaziyette kendinden bir parça olan küçük insan için endişe duyuyor. Biran önce büyüse, ayakları üzerinde dursa, hayatına yön verse düşünceleriyle ömür rüzgarı biz büyükleri savuruyor. Ömrümüzün hangi mevsimini yaşıyoruz diye sorgulamadan kendi doğrularımızla yoğurmaya çalıştığımız evladımızın -hayat çizgisini- hep kaygıyla sorgulayacağız.
Bir gün karşımızda minik bedenlerin büyüyen cüsselerinin gölgelerine takıldığımızda onlara duyduğumuz merak, endişe ve kaygıların suyuyla yoğrulmuş kişilikleriyle yüzleşeceğiz. Keşke, keşke, keşkeler sıralamadan yüreğimize soğuk sular serpilirse ne ala. Yoksa büyüyen küçüğümüz lafı yüzümüze haykıracak. “Bunca zaman benim için kaygılandın, hep senden üstün olmam için çabaladın, bunun yanında inandığın doğruları bana dayatmaya çalıştın. Artık ben sana kaygı duyuyorum. Söyle büyüğüm: Beni yetiştirmeye çalışırken kendin için kaygılandın mı? Kendini yenilemek, öğrenmek ve aşmak adına neler başardın, bunların kaygısını ne kadar hissettin?
Demek ki karşımızda ki minik şahsiyetlere duyacağımız ve hissedeceğimiz kaygıları önce kendimiz için duymalıyız. “Çocuklarınızı kendi zamanınıza göre yetiştirmeyin.” (Hz Ali) Bizler bugün şöyle kendimizi bir tartalım. Bakalım kendimiz ilim öğrenme ve hayatına geçirme noktasında nerelerdeyiz. Ondan sonra gönül rahatlığıyla yavrularımızın hedefini genişletebiliriz. Hangi aşamadayız sizce?...
