Başımın Belaları

Sekiz yaşında erkek çocuğu annesine sokulmaya çalışıyor. “ Anneciğim, her yerim ağrıyor.” Annenin umurunda değil, çocuğu kendinden uzaklaştıran el hareketiyle “ uf be yeter ettiğin naz. Doktora götürdüm, ilaçlarını içirdim daha ne istiyorsun yatta iyileş.” Çocuk bu sözlere aldırış etmeden daha da hüzünlü ve ürkek bakışlarla iyice annesine dokunmaya çalışıyordu. Annesi onu kucaklasa, şöyle saçlarını okşasa, ateşinden kızaran yanağına öpücük kondursa, “seni seviyorum yavrucuğum, şöyle yat bakalım uyuyanınca iyileştiğini göreceksin” dese, üstüne şefkatle örtülen örtünün altında uykuya dalsa ne güzel olurdu.

Annesinin sinesine sığınmayı bir kez daha deneyen yavru hışımla annesinin sert çıkışında duraladı. “ Başımın belaları, abinde, sende yettiniz artık. Bir tane daha arkadan geliyor. Ne yapı cam ben, sizinle hayatımı yaşayamıyorum, köstek oluyorsunuz bıktım artık.” İnsan bu manzara karşısında donup kalıyorsa eğer, o minik yürekler bu bencil ve merhametsiz, sevgiden yoksun anneyle bütün zamanlarını geçirmeleri ne kadar korkunç olmalı.

Biraz sonra çocuk annesinin arkasında uyuya kaldı. Yanımda olduğu halde çok uzak mesafelerde bulunan bu sözde anneye acizane Allah’ın izin verdiği ölçüde aktarımlar yapmaya çalıştım. Ne desem negatif yapısı inadıyla olumsuz cevap yetiştiriyordu. İçimin yangınını söndürene kadar konuştum. İnşallah yüreğinde güzel tohumların yeşermesi nasip olur. Yoksa vay o yavruların haline.

Sahi evlerimizin, yüreklerimizin sevimli kelebekleri ve bereketleri ciğerparelerimiz, arkadaşlarımız olan çocukların rengarenk dünyalarında dolaşmak bu kadar çekilmez mi?